Uzunyayla’dan Bir Trajedi… KEVEN YILI VE İHSAN AMCA

AHMET ALTUNOK

90’lı yıllardı…

İstanbul’da yedi sekiz Uzunyaylalı aile aynı binada oturuyorduk. Memleketinden kopup gelen bir avuç insan büyük şehrin beton binaları, insanı yoran kalabalığı arasında adeta kendi küçük Uzunyayla’mızı kurmuştuk.

Akşamları kapılarımız birbirine açık olurdu. Kimse günün yorgunluğunu kendi evinin duvarları arasına hapsetmezdi. Uzunyayla’dan taşıdığımız o eski güzel alışkanlıklar burada da devam ederdi. Bir evde çay demlenir, diğer evden birileri gelir, uzun sohbetler başlardı. Memleketten, köylerden, eski günlerden konuşulur; bazen bir kahkaha, bazen bir hüzün aynı ortamda buluşurdu.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o günlerin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum. Gerçekten de insan sahip olduğu güzelliklerin değerini ancak onları geride bıraktığında fark ediyor.

***

Arkadaşlarımdan birinin babası olan İhsan amca da o günlerde bizimle aynı binada yaşıyordu. Seksenli yaşlarını geçmiş, hayatın bütün yüklerini omuzlarında taşımış bir Uzunyayla insanıydı. Oğlunun yanında kalıyordu. Fırsat buldukça uğrar, hâlini hatırını sorar, eski günlerden bahsetmesini isterdim.

Onun anlattıkları sadece bir yaşlı adamın hatıraları değildi; aynı zamanda bir dönemin, bir coğrafyanın ve bir halkın yaşadığı zorlukların sessiz tanıklığıydı.

Bir gün bana yıllar geçse de unutamadığım bir olay anlattı.

Uzunyayla’yı bilenler bilir. Orası kolay bir coğrafya değildir. Sert rüzgârları, uzun ve acımasız kışları, insanın yüzünü kesen ayazı ve geniş bozkırlarıyla bilinir. Orada yaşayan insanlar doğayla mücadele ederek hayatta kalmayı öğrenmiştir.

Yaşlıların dilinden nakille hâlâ yaşayan bir ifade vardır: “Keven yılı…”

Bu, sıradan bir yıl değildir. Tahminen 1930 yıllarda yaşanan, kıtlığın ve yokluğun en ağır hissedildiği bir kışın adıdır. Öyle çetin günler yaşanmıştır ki insanlar kendi sofralarına koyacak yiyecek, hayvanlarına verecek yem bulamaz hâle gelmiş.

Normal şartlarda hayvanların dikenlerinden dolayı yaklaşmadığı keven bitkisi bile o günlerde insanların umudu olmuş. Sökülüp yakacak yapılmış, çaresizlik içinde hayvanlara yem olarak verilmiş.

O kadar derin bir iz bırakmış ki, sonraki zamanlarda yaşlılar belli yılları anlatırken zamanı bile ona göre tarif ederdi:

“Keven yılından önce…”

“Keven yılından sonra…”

İhsan Amca işte o günleri anlatmaya başladı.

***

“Babamı yeni kaybetmiş, annemle yaşıyorduk. O zamanlar vergi memurları köylere gelir, iki baş hayvanı olanlardan birini devlet adına alırdı. Zaten yoksulduk; bir de öküzün biri elden gidince geçinmek daha da zorlaşıyordu.

O yıl benim de öküzümün birini almışlardı. Bahar gelince öküzü alınan bir arkadaşımla kalan hayvanlarımızı bir araya getirdik ve iki öküzle ortaklaşarak hem onun işini, hem kendi işimizi görmeye başladık. Yokluk ağırdı ama dayanışma vardı; elimizde az olanları birleştirip hayata tutunma gayretindeydik.”

Bir süre sustu.

Sonra devam etti:

“Derken Keven yılı geldi. Evde hiçbir şey kalmadı. Ne kendimize yiyecek, ne hayvana verecek yem… Benim öküzüm gözümün önünde günden güne eriyordu. Ona bakmaya dayanamıyordum.”

O günlerde insanların elinde ne para vardı, ne de başka bir imkân. Bir hayvan, sadece bir hayvan değildi. Evin geçimi, toprağın sürülmesi, yarının umudu demekti.

İhsan amca devam etti:

“Bir gün komşu köyde varlıklı bir adamın biraz samanı kaldığını duydum. Kar diz boyunu geçmişti. Beş kilometre kadar yolu yürüdüm. Gittim, derdimi anlattım. Sağ olsun, bana biraz yiyecek ve bir çuval saman verdi.”

Sesi hâlâ o günü yaşıyordu İhsan amcanın.

“Öyle sevindim ki… Bu samanla öküzümü birkaç gün daha yaşatırım, belki bahara çıkarırım diye düşündüm.”

Ama dönüş yolu kolay değildi.

Uzunyayla’nın soğuğu insanı sadece dışından değil, içinden de üşütürdü.

“Karın içinde yürüyordum. Ellerim donmuştu. Çuval ağırlaşıyordu. Köyü uzaktan gördüm ama artık taşıyacak hâlim kalmamıştı. Kendi kendime dedim ki: ‘Şu çuvalı buraya bırakayım. Eve gidip biraz ısınayım, sonra gelip alırım.’”

Uzaktan köyümüzü gördüğümde, annem de benim karaltımı görmüş, avluda beni beklemeye başlamıştı. Zar zor eve vardım, avluya girdim. Annemin yüzüne baktığım anda bir şeylerin yolunda olmadığını anladım. Öylece duruyor, gözlerini benden kaçırıyor, söyleyeceği sözleri bir türlü dile getiremiyordu.

Belli ki içindeki acıyı bana nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. Bir anne için, evladının yüzüne bakıp böyle bir haberi vermek ne kadar zorsa, onun hâli de o kadar çaresizdi. Birkaç kez konuşacak gibi oldu, sustu. Sonunda gözleri dolarak, sesi titreyerek:

“Oğlum…” dedi. “Öküzün öldü.”

İhsan amca bu cümleyi aktardıktan sonra sustu.

O an odanın içini ağır bir sessizlik kapladı.

Ben de konuşamadım.

Çünkü bazı acılar vardır; anlatılır ama kelimeler taşıyamaz.

Bir insanın emeği, umudu, çaresizliği ve kaybı bazen sadece birkaç kelimeye sığar.

“Öküzün öldü…”

İhsan amcanın işittiği o cümlede yalnızca bir hayvanın ölümü yoktu.

Bir kışın çaresizliği vardı.

Bir annenin yüreği vardı.

Bir gencin kırılan umudu vardı.

Bir coğrafyanın insanlara yüklediği ağır hayat mücadelesi vardı.

***

Yıllar geçti.

İhsan amca da aramızdan ayrıldı.

Ama onun titreyen sesiyle anlattığı o Keven Yılı hikâyesi ve annesinin kapıda söylediği o cümle hafızamdan hiç silinmedi.

Bazen tarih kitaplarında büyük olaylar anlatılır. Savaşlar, göçler, felaketler yazılır.

Ama bazı gerçek hikâyeler vardır ki, tek bir insanın hayatında saklıdır.

Ve bazı cümleler vardır…

İnsan onları duyduğu anda, sözün gerçekten bittiği yere varır:

“Oğlum… öküzün öldü…”

Post Views: 69

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir