Bir Standın Önünde Yüzleştiğimiz Gerçekler

EROL KARAYEL

 24-25 Ekim’de Müze Gazhane’de düzenlenen İstanbul Çerkes Buluşması, iki günlük bir kültür etkinliğinden fazlasıydı. Çerkes kültürünü İstanbul’un ortak yaşamına taşıyan, farklı kesimleri bir araya getiren ve sivil toplum kuruluşlarına kendilerini anlatma fırsatı sunan bu buluşma, önemli bir gerçeği de gözler önüne serdi: Kültürümüzü merak eden çok insan var; fakat kendi köklerine ulaşmakta zorlanan insanlarımız da az değil.

Önce bir hakkı teslim edelim. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu organizasyona öncülük etmesi, Çerkes kültürüne kamusal alanda yer açması ve derneklerimizi aynı zeminde buluşturması her türlü takdiri hak ediyor. Kültürel çeşitliliği yalnızca sözle savunmak değil, ona görünürlük kazandıracak imkânlar oluşturmak da gerekir. İBB, Müze Gazhane’de tam da böyle bir alan açtı. Emeği geçen herkese, özellikle organizasyonun hazırlanması için “irade koyan” İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Sayın Mahir Polat’a, organizasyonu icra eden İBB Kültürel Etkinlikler Şube Müdürü Gülayşe Eken’e ve bu süreçte sorumluluk üstlenen tüm ekiplere içten teşekkür borçluyuz. Teşekkür ediyoruz ve bu tür buluşmaların İstanbul’un kültür hayatında kalıcı bir yer edinmesini diliyoruz.

***

Şükran vazifemizi yerine getirdikten sonra organizasyona dair gözlem ve değerlendirmeler ile olumlu katkısı olacağını düşündüğüm birkaç küçük eleştirimi de bilahare paylaşmak istiyorum.

“Benim ailem de Çerkesmiş…”

Bu organizasyonda stantlarda yaşanan karşılaşmalar, benim için etkinliğin en etkileyici tarafı oldu. Ailesinin geçmişini merak eden, üzeri tozlanmış kimliğini bu etkinlik vesilesiyle hatırlayan, büyüklerinden duyduğu birkaç kelimenin anlamını soran, Çerkes kültürü ile ilk kez muhatap olan, vb. durumlarda pek çok insan geldi standlarımıza. Bazıları hangi topluluğa mensup olduğunu bilmiyordu; bazıları ise bildiği kökenin ötesinde bir kültürel hafızaya, kendi aile bilgilerine nasıl ulaşabileceğini, Kafkasya’ya turlar düzenleyip düzenlemediğimizi, v.s. öğrenmek istiyordu. Kitaplara gösterilen ilgi de bu arayışın somut göstergelerinden birisiydi. İlgisini belli eden, soru soran herkese kitaplar hediye ettik, irtibat kuracağı mensubiyetlerine uygun STK’larımıza yönlendirdik.

İnsan, böyle anlarda hem seviniyor hem de içten içe sarsılıyor. Bir yandan kültürünü tanımak isteyen insanların varlığını görmek umut veriyor; diğer yandan bir insanın kendi aile hikâyesine bu kadar uzak kalabilmiş olması da acı acı düşündürüyor.

Asimilasyon bazen büyük ve görünür müdahalelerle değil, işte böyle sessizce işliyor. Kent hayatında dil ve geleneklerin fonksiyonel olduğu bir toplumsal yaşam olmadığı için cemiyet içinde gerçekleşen aktarım zinciri de kopuyor; dar aile içine sıkışan ilişkiler hem dış etkiler hem yüz-göz ortamı sebebiyle, zamanla da kültürü iyi bilen aile büyüklerinin terk-i hayat etmeleri sonucu onlarla birlikte kayboluyor. Böylece önce kültürel olarak beslenememiş, anadilini konuşamayan nesiller ortaya çıkıyor; bir sonraki nesil ise kendi geçmişine dair sorular soracak kelimeleri bile bulamayacak hâle geliyor. Kaybın acımasızlığı burada: İnsan neyi yitirdiğini çoğu zaman onu yeniden aramaya başladığında fark ediyor.

Müze Gazhane’deki stantların önünde gördüğümüz manzara, işte bu nedenle sıradan bir ziyaretçi ilgisi değildi. Bir kültürle yeniden bağ kurmak isteğindeki insanların bir geçidiydi sanki. Bu insanlara yalnızca bir broşür uzatıp teşekkür ederek göndermeyi vicdanım hiç kabul etmedi. Onlara sorularının peşinden gidebilecekleri kanallar açmak lazım geldiğini düşündüm. Nasıl olacağını hep birlikte düşünmeliyiz.

Bu bağlamda mevcut bütün kurumlarımız, kültürel çalışmalarını nasıl daha geniş kesimlere yayabilir, dil öğrenimi için yıllardır denenen sonuç vermeyen usullerde ısrar etmeyip nasıl daha fonksiyonel yeni yollar geliştirebilir, çocuklara ve gençlere nasıl ulaşılabilir, aile tarihlerini keşfetmelerine nasıl katkıda bulunabilir, üretilecek kitapları ve dijital kaynakları nasıl erişilebilir kılabilir,… bunları iyi düşünmelidir. STK’larla ilişkisi olmayan, toplumuyla ilişkisi böyle pamuk ipliği düzeyine inmiş insanlarımızla yüz yüze geleceğimiz bu tür etkinlikler nasıl artırılabilir, kurulan ilişkiler nasıl sürdürülebilir, hiç olmazsa mensubiyet duygularına sarılmaları nasıl sağlanabilir ve bu insanlar nasıl kazanılabilir?  Evet, bir standın önünde başlayan merak, nasıl kalıcı bir öğrenme ve aidiyet ilişkisine dönüştürülebilir? Bunlar üzerinde düşünmemiz ve çözümlerini bulmamız gereken sorular.

Dil ve kültürünü kaybetmek büyük bir sorun, ancak bunları kaybedenlerin gayret ederek kayıplarını bir şekilde telafi etme şansları da vardır; fakat mensubiyet duygusunu yitiren birine yapacak neyimiz kalır?

 Kimliğinden korkmayan devlet, yurttaşına güven verir

Bu meselenin yalnızca derneklerin çabasıyla çözülemeyeceği elbette biliyoruz. Devletin kültürel kimliklere yaklaşımı bu konuda çok belirleyici.

Bir kere demokratik bir devlet, farklı kültürlerin varlığından kaygı duymak yerine onların dil ve kültürlerine sarılmasını hoşgörü, hatta takdirle karşılamalı; eşitlik ve özgürlük içinde yaşatılmasını güvence altına almalıdır. İnsanların aile geçmişlerini araştırması, dillerini öğrenmesi, geleneklerini sürdürmesi ve kültürel kimliklerini ifade etmesi, ortak yaşama karşı bir tutum olarak görülmemelidir ve böyle görülmediği de devlet ricalince açıkça sık sık deklare edilmelidir.

Çerkes kültürü, Türkiye’nin toplumsal ve kültürel mozaiğinin ayrılmaz parçalarından biridir. Bu kültürün yaşatılması, ortak hayatı zayıflatmaz; aksine onu daha zengin kılar. Bir insanın kendi kültürüne bağlı olmasıyla yaşadığı ülkeye bağlı olması birbirinin alternatifi midir ki de bazı kesimlerce kimliklerden bahsedilince bölücülük paranoyalarına filan giriliyor? Kimliğini özgürce yaşayabildiğini, kültürünün küçümsenmediğini ve haklarının tanındığını ve destek verildiğini gören insanın devlete ve ortak yaşama duyduğu güvenin artacağından ne şüphe? Dayatmaların, yok etmeye yönelik girişimlerin ne sonuç verdiğini ise tüm Türkiye aynel-yakîn müşahade etti.

Devletin demokratik niteliği, farklılıkları eşit yurttaşlık temelinde güvence altına aldığında ortaya çıkar. Kültürel çeşitlilikten korkmak yerine onu tanımak; farklı kimliklere mesafeyle değil, hukukla, anlayışla ve şefkatle yaklaşmak gerekir. Bu, yalnızca kültürel toplulukların değil, toplumun tamamının yararınadır.

 Kültür, güzel bir gösteriden ibaret değil

Elbette müzik, dans, yemek, kıyafet ve gelenekler kültürün önemli parçalarıdır. İnsanları bir araya getirir, merak uyandırır ve kültürler arasında sıcak bir temas kurar. Fakat kültür, sahnede görünenlerden ibaret değildir. Bu nedenle kültürel tanıtımın amacı yalnızca reyting toplamak olmamalı; insanlara kültürün derinliğini tanıyabilecekleri, sorularını sürdürebilecekleri ve kendi geçmişleriyle bağ kurabilecekleri ortamlar oluşturulmalıdır. Nitekim etkinlikte kitaplara gösterilen ilgi, sorulan sorular, arayışlar bunun mümkün olduğunu gösterdi.

Evet, kültürün estetik yönü insanları buluşturabilir; bilgi, eğitim ve süreklilik ise bu buluşmayı amaçlı ve anlamlı hale getirir…

Organizasyonda Görülen Bazı Eksiklikler…

Her şey güzeldi ama organizasyonda birkaç eksiklik de yok değildi; bu yazıda onlara da temas etmek isterim. Bunların, organizasyonun genel değerini gölgeleyen sorunlar değil, dolayısıyla daha iyi bir buluşma için dostça hatırlatmalar olarak görülmesini dilerim.

Programda yer alan sivil toplum kuruluşlarına davetin son hafta yapılması, hazırlıkları ciddi biçimde zorlaştırdı. Kamuoyuna yönelik tanıtım çalışmalarının etkinliğe yalnızca üç gün kala başlaması ise daha geniş bir kitleye ulaşma hedefi bakımından bence stratejik bir hataydı. Nitekim düzenlenen panellerde konuşmacıların bu kısa sürede hazırlanma fırsatı bulamadıkları maalesef çok belli oluyordu.

Bu ölçekte bir etkinlik, son dakikada duyurulup sadece katılımcıların yapacağı davetlerle ayakta tutulacak bir organizasyon olmamalı. Katılımcıların sergileyecekleri ürünlerini hazırlaması, stantlarını düzenlemesi, gönüllülerini organize etmesi ve kendi çevrelerine ulaşması, programlarda yer alacak konuşmacıların hazırlanması için hep zamana ihtiyaç var. Aynı şekilde şehirdeki kültür-sanat çevrelerinin, basının, üniversitelerin ve farklı toplumsal kesimlerin etkinlikten haberdar olmasının da birkaç günlük duyuruyla sağlanamayacağı malum.

Onun için hazırlıklara en az üç ay önceden başlanmalı, tarih erkenden ilan edilmeli, katılımcı kurumlarla ortak birkaç toplantı yapılmalı, kurumlararası rekabetin bu fırsatı berhava etmesine fırsat vermemek için hepsiyle düzenli ve eşit iletişim kurulmalı, tanıtım aşamalı biçimde yürütülmelidir.

Bu kadar emek verildikten, bu kadar masraf yapıldıktan sonra da etkinlik hiç olmazsa dört gün sürmelidir. Böylece İstanbul Çerkes Buluşması yalnızca başarılı bir hafta sonu etkinliği değil, şehrin kültür takviminde önceden yeri bilinen daha nitelikli ve etkili bir buluşma hâline gelebilir.

Görülüyor ki hedefimiz daha çok insanın gelmesi kadar, gelen insanlarla daha güçlü ve kalıcı bağlar kurulması için iletişim fırsatının ve zamanın artırılması da olmalıdır.

Organizasyonda halledilmesi gereken birkaç küçük sosyal mesele de var.

Ziyaretçi yoğunluğu karşısında alandaki tuvaletler yetersiz ve maalesef hijyenden mahrumdu. Akşamları üç-dört bin kişinin hareket hâlinde olduğu bir alanda bu önemli ihtiyacın karşılanacağı şekilde düzenlemeler yapılması elzemdir.

Diğer bir eksiklik de alanda bir mescidin olmaması idi. Böyle organizasyonlara her profilden insanın katılabileceği dikkate alınarak hazırlıklar buna göre yapılmalıdır.

 Bu etkinlik gelenekselleşmeli ama bu mekânda…

İstanbul Çerkes Buluşması’nın en önemli kazanımı, kültürümüzü daha geniş kesimlerle buluşturması ve köklerine yeniden ulaşmak isteyen insanlarla temas kurulmasını sağlamasıydı. Şimdi bu fırsatı iki günlük bir hatıra olarak bırakmamak gerekiyor.

İBB’nin bu girişimi sürdürmesini, etkinliğin her yıl düzenlenmesini ve hazırlıkların çok daha erken başlatılmasını diliyoruz. Ancak bu mekan değişmemeli. Önceki yıllarda Yenikapı’da yapılan sivil toplum kuruluşları buluşması bu kadar verimli olmadıysa sebebi mekanın insanlardan uzak bir mevkide olmasıydı. Bu etkinliğin hata yapılıp Yenikapı veya başka izbe bir yere taşınmaması bence çok önemli.  Ayrıca belirttiğimiz gibi sivil toplum kuruluşlarına yeterli zaman tanınması, tanıtımın aylar öncesinden planlanması ve STK’ların da ziyaretçilerle kurulan bağları etkinlik sonrasında da devam ettirmesi, buluşmanın etkisini büyütecektir.

Kısaca diyebiliriz ki Müze Gazhane’de gördüğümüz ilgi bize umut verdi; stantların önünde karşılaştığımız arayış hâlindeki insanlar sorumluluğumuzu hatırlattı. Kendi geçmişini merak eden insanlara ulaşmak, yalnızca Çerkes kurumlarının değil, kültürel çeşitliliği önemseyen herkesin ortak meselesi.

Bir kültürün yaşaması, geçmişinin ne kadar eski olduğundan çok, o geçmişin bugün kimlere ulaşabildiğine bağlı. Bu bağlamda İstanbul Çerkes Buluşması bu bağları yeniden kurmak için değerli bir kapı araladı. Şimdi o kapıdan geçmek, benzer kapıları ve içeride kurulan temasları çoğaltmak, kültürümüzü gelecek kuşaklara taşıyacak kalıcı çalışmalara hız vermek gerekiyor. Artık küçük hesaplardan, hesaplaşmalardan sıyrılıp bu sorunlara odaklanalım.

Post Views: 29

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir