MURAT ÖZDEN
Sevgili okuyucularım,
Bu yazım aslında uzun bir alıntıdan ibarettir. Alıntının üzerine birkaç cümle ilave ederek yazımı noktalayacağım.
“Türkiye yaşanmış aksi yöndeki tüm olaylara, tüm “temizlik” çabalarına rağmen,
Cumhuriyet tarihimizi bu gözle yeniden ele almamız gerekiyor. Bugün Alevi-Sünni, laik-antilaik,
Önerdiğimin aslında çok basit bir şey olduğunu düşünüyorum. Zannediyorum, bugün alevi-sünni, Türk-Kürt,
Toplum olarak yaptığımız “takiyye” bir tek, kendi grubumuzun kolektif kimliğinin oluşumunda belirleyici olan ve “öteki” hakkında olumsuz kanaatlerle dolu olan bu düşüncelerin açıkça dile getirilmemesi ile sınırlı değildir. Resmi tarih olarak anlatılanlarla, gerçekler arasında büyük bir uçurum olduğunu bildiğimiz halde bu konuda da “takiyye” yapmayı tercih ediyoruz. Resmi olarak izin verilmiş olayların hatırlanması üzerine oturmuş “resmi kolektif hafızamız” ile kendimize sakladığımız “özel hafızalarımız” oluşmuş bulunmaktadır. Kitabın konusu olan Ermeni Sorununu ele aldığımızda bu durum çok daha açık belli olur. Bugün bile, özellikle olayların yaşandığı bölgelerde bu konu üzerine yüzlerce anı, öykü vb. aktarılır. Resmi olarak anlatılanların doğru olmadığını bilir ama bunu kendi “resmi görüşümüz” olarak savunmaya devam ederiz. Kendi özel dünyalarımızda ise, katledilen veya dedelerimizce kurtarılan Ermenilerin hikayelerini anlatırız.
Bu önsözde ayrıntısı ile ele alamayacağım şizofrenik bir durumun varlığından söz ediyorum. Toplum alarak kişilik bölünmesi ile karşı karşıyayız. Toplumun resmi kimliği ile gayr-ı resmi “özel” kimliği arasında büyük bir uçurum oluşmuştur. Özel dünyalarımızda bizi esas olarak belirleyen davranış, düşünme tarzlarımızı “kamusal” hale sokmadıkça, “özel”
Önerdiğimiz tarih, kendimiz ve “öteki” hakkındaki gerçek kanaatlerimizin dillendirilmesidir. Resmi tarih ile grupların özel tarihleri; “resmi hafızamız” ile her bir gruba has “kolektif hafızalar” arasındaki uçurumların ortadan kaldırılmasıdır. Bunun da tarihe ve kendimize yönelik, insan haklarını merkezine alan bir bakışla geliştirilebileceğini düşünüyoruz. İnsan haklarının merkeze alınması ile tüm grupları birbirine bağlayacak “ortak bir aidiyet” duygusu yaratabileceğimizi iddia ediyoruz.
Bu çalışmanın, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Ermeni sorunu ekseninde, “insanlık suçu” işlemiş olmak iddiasının, yani insan hakları sorununun ne denli önemli ve belirleyici olduğunu göstermeyi başarabileceğini ümit ediyoruz. Gerek “insanlık suçu” kavramı, gerekse bu suç nedeniyle bir devletin yöneticilerinin bireysel olarak sorumlu tutularak yargılanmaları gerektiği, insanlık tarihinde ilk defa biz “Türkler”in cezalandırılması bağlamında gündeme getirilmiş ve uluslararası hukukun sorunu olmuştur. Paris Barış görüşmelerinde gündeme gelen tartışmalar, daha sonra 2. Dünya savaşı sonrası Nazilere karşı yapılan yargılamalar için hukuki temel teşkil etmiştir. Bugün Yugoslavya, Ruanda gibi ülkelerde işlenmiş “insanlık suçlarının” yargılanması süreci, yani ulusal ve uluslararası hukuk alanında atılan adımların ve oluşturulan kurumların temelleri “Türkler” ekseninde yapılan tartışmalarda atılmıştır. Bu tarihi “unutmaya” çalışmanın fazlaca bir yarar getirmeyeceğini görmemiz gerekiyor.” (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu, s:58-59-60, İmge Kitabevi Yayınları)
Soykırım araştırmaları konusunda takipçisi olduğum Taner Akçam da bir Çerkestir. Yaptığım alıntının noktasına virgülüne kadar her şeyine katılıyorum. “İnsanlık suçu” kavramı ve yargılamalarının Türkiye ve Türklerden başlatılmış olması tarihsel bir vakıadır. Ancak bu tarihsel yargılamaların başlangıç tarihinin daha eskiye götürülmesi gerektiğini düşünüyoruz. İnsanlık suçları konusundaki yargılamanın, 1763-1864 tarihleri arasında vatanını savunmuş Çerkeslere karşı, insanlık suçu işleyerek soykırım uygulamış Rusya ve Ruslardan başlatılması gerektiğini düşünüyoruz.
Post Views: 11
