AB, Demokratik Açılım Süreci, Türk Milliyetçiliği ve Çerkesler

KENAN KAPLAN

Avrupa birliği süreci, Türkiye’de demokratik açılım sürecinin dinamosu olmuştur. Zira, bu süreç Türkiye’ye Kopenhag kriterlerine uyma zorunluluğu getirmiştir. Kopenhag kriterlerine göre Türkiye,

a) Demokrasiyi garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır.
b) Hukukun üstünlüğünü hayata geçirmiş olmalıdır.
c) İnsan haklarını teminat altına almış olmalıdır.
d) Azınlıklara saygı gösterilmesini, korunmasını sağlamış, haklarını vermiş olmalıdır.
e) İşleyen bir piyasa ekonomisi var olmalıdır.
f) Birlik içinde piyasa güçleri ve rekabetçi baskı ile baş edebilecek kapasiteyi garanti eden kurumların istikrarını sağlamış olmalıdır.

Bu kriterlere uyma zorunluluğu Türkiye’de demokratikleşmenin önünü açmış, demokratik açılım sürecinin başlatılmasının zeminini oluşturmuştur .
Demokratik açılım sürecinin işlemesi ve demokratikleşmeyle birlikte, varlık sebeplerini antidemokratik yapıya borçlu statükocu siyasi partiler tasfiye olacak, bazı kamu kurumları etkinliklerini yitirecektir.
İşte bu nedenledir ki kendi etnik kökenini bütün insanlık ailesinden ayırt edip kendine tapan, kendini yücelten, kendisini kutsayan, diğer unsurları yok sayan bir milliyetçilik ve ulus devlet ideolojisine sahip olan ulusalcı  statükocu partiler ve bazı kamu kurumları; baskıladıkları, horladıkları, kültürel kimliklerini tehdit ettikleri, kendi kimliklerini ifade etmek için mücadele etmek zorunda bıraktıkları bazı azınlıkları da kendilerine benzeterek ülkeyi bugün yaşadığımız sıkıntılı bir sürece sokmuşlardır. Bu parti ve kamu kurumları ülkeye verdikleri zarar yetmiyormuş gibi, halâ demokratik açılım surecini provoke ederek, statükonun muhafızlığını yaparak, tasfiye süreçlerini engellemeye çalışmaktadırlar.

Eğer bundan sonra da siyasal yaşama, etnik söylemci, her an kendisini ağır bir ‘yok olma, var kalma‘ tehdidi altında gören, kendisini sürekli yok edilmek istenen, sürekli mağdur edilen, beka kaygısı içinde olan, bu nedenle Türk kültürel kimliğini yüceltip kutsayarak homojen bir millet yaratma amacı güden baskıcı boğucu bir milliyetçilik anlayışı hakim olursa, bunun hangi tehlikeli sonuçları doğuracağı yaşanmakta olan acı tecrübelerle sabittir.

Demokratik açılım sürecinde demokrasinin alanının genişlemesi ile birlikte kimlik algılamamız ve varlık bilincimiz güçlenecek, dolayısıyla aramızdaki ayrımlar ortadan kalkacak, siyasal sisteme kendi kimliğimizle girmemiz mümkün olacaktır. Bu da ülkede barış ortamının sağlanmasında en önemli etken olacaktır.

Bilinmelidir ki;
Özgürlüğün kısıtlanması güvenlik getirmez,
İnsanlar rahatsız edilmedikçe saldırmaz,
Baskı yeraltına indirir.

Etnik kimliği oluşturan temel öğeler; farklı bir dil, farklı bir kültür, davranışlar olarak özetlenebilir. Özellikle dil bir kimliği oluşturan en önemli payanda, kimliği kuran en önemli ögedir.
Çerkeslerin farklı bir dilleri, farklı bir kültürleri ve onları farklı kılan davranış biçimleri vardır. Daha ötesi, zorla sürgün edildikleri bir ata vatanları (Kuzey Kafkasya) ve bu ata vatanlarında adlarını taşıyan cumhuriyetleri vardır. Sonuç olarak Türkiye’de inkar edilemeyecek çok güçlü bir Çerkes kimliği vardır.
Ancak, ne yazıktır ki Çerkes kardeşlerimizin önemli bir kısmı egemen Türk kimliğinin asimilasyoncu baskıları sonucu bugün kendisini Çerkes kimliği ile tanımlayamamaktadır. Çerkeslerin kimlik talepleri söz konusu olduğunda; “Ben de Çerkesim ama…”, “Benimde annem babam Çerkes ama…”…, gibi sözcüklerle başlayan konuşmalar yapan, kimliğinden soyundurulmuş olmayı gururuna yedirmekten utanmayan pek çok devşirme Çerkesle karşılaşıyoruz. Üstelik bu utanmazlardan bazıları çeşitli argümanlarla Çerkeslerin varlıklarını geleceğe taşıma iradesine karşı mücadele etmeyi görev de edinmişler. Bu gerçek hem Çerkes halkını, hem de demokrasiden yana olan herkesi üzmektedir.

Gerçekte Çerkes kimliği aynı zamanda siyasal ve politik bir kimliktir ve kendimizi bu kimlikle ifade etmemiz varlığımızı korumamız ve geleceğe taşıyabilmemiz için son derece önemlidir. İşte bu nedenledir ki, varlık mücadelemizde tabanı sorunun sahibi haline getirmeliyiz. Bizim için insan hakları demek, Çerkeslik demektir.

Sivil toplum örgütlerimizin de varlık mücadelemizin aracı haline getirilmesi gereklidir. Bazı kurum yöneticileri eleştirildiğinde ayağa kalkan, kurumların yıpratıldığı edebiyatı yapanlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Sivil toplum örgütleri kişilerin değil, amaçların örgütleridir. Kişiyle kurum özdeşleştirilmemeli, kurumlar kişilere tercih edilmemelidir.

Kurumlarımız kendilerini sorgulamalı ve şu gerçeği net olarak görmelidirler: ÇHİ’den önce Türk basınında Çerkeslerle ilgili haberler ya “çerkes tavuğu” gibi magazinleştirme amaçlı, ya “Çerkes güzeli” gibi evcilleştirme amaçlı, ya da “hain Çerkes” gibi marjinalleştirme amaçlı idi. ÇHİ’den sonra Çerkes sözcüğü Çerkes halkını ve Çerkes kimliğini tanımlar hale gelmiştir. Bu kazanıma hep birlikte sahip çıkmalıyız.

Eğer Türkiye coğrafyasında ve Kuzey Kafkasya’ da kendi kimliğimizle varolmak, varlığımızı geleceğe taşımak istiyorsak, kimliğimize sımsıkı sarılmalı, aramızdaki suni engelleri bir tarafa bırakarak Türkiye’de ileri demokrasiden, insan haklarından, çağdaş bir anayasadan yana tavır koymalıyız. Türkiye’de bu süreci yöneten siyasal irade de bilmelidir ki, Çerkes kimliğinin tanınmadığı, Çerkeslerin kültürel haklarının tanınmadığı bir Türkiye’de toplumsal konsensüs ve toplumsal barış sağlanmış, Türkiye’nin demokratik dönüşümü gerçekleşmiş olmaz.
Çerkesler bu süreçte demokratik yöntemler kullanarak bir varlık mücadelesi veriyorlar. Bu süreçte ÇERKES HALKI DEMOKRASİDEN , İNSAN HAKLARINDAN VE ÇAĞDAŞ BİR ANAYASADAN YANA TAVIR KOYMUŞTUR.

Bu gerçek çok iyi değerlendirilmelidir.

Post Views: 22

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir