Bardakçızade Sultan Murat Hazretleri !

M. Zeki Ak

Çerkeslerle ilgili yazınızı (*) hayret ve çoğunlukla da dehşet içerisinde okuduk. Hiçbir şekilde düşünce eseri olmadığı anlaşılan, tamamen bir toplumu rencide etmek, üzmek, kırmak ve nefretini kazanmak için yazılmış olduğu izlenimi veren bu yazının ne anlamı olabilir?

Bu yazı, çerkeslerle, daha doğrusu bir çerkesle ilgili olumsuz bir olayın ruhunuzda bıraktığı izden doğan intikam sâikiyle kaleme alınmış, tamamen duygusal (âtıfî) bir yazı olabilir.

Böyleyse ve amacınız bütün çerkesleri üzmek, onlara hakaret etmek idiyse bunu ziyadesiyle başardınız. Bunun için size diyeceğimiz bir şey yok, varın zaferinizin tadını çıkarın.

Maksadını aştığına inanmak istediğimiz yazınızın, Hitler’in ve Mussolini’nin muazzep ruhlarını şâd etmek gayesine matuf olabileceğine ihtimal vermemekle birlikte, dileriz böyle bir neticeyi hâsıl ettiğinizin farkında olursunuz.

Amacınız başka bir şey anlatmak idiyse, anlatamadınız ve çok kötü kırıp döktünüz. En azından bir özür dileyerek, kaleminizi âmâde kıldığınız “âtıfa” nızın tesirinden kurtularak, her ne anlatmak istiyorsanız baştan ve makul bir biçimde anlatabilirsiniz.

Derneklerimiz var, kapısı herkese açık, buyurunuz, bir kahvemizi içiniz. Hatta bir çerkes hanesine konuk olunuz. Geliniz tanış olalım. Bir yanlış algı varsa düzeltmeye çalışalım.

Hani “ben de zaten yüzde şu kadar çerkesim” gibi sözlerinizin biz çerkesler veya hakkımızda azıcık bir bilgisi olanlar için herhangi bir mânâya tekabül edeceğini sanmayın. Zira çerkes olmak kan ve kafatası meselesi değil, bir kültür meselesidir, bir seziş, düşünüş ve davranış biçimidir.

Galiba çerkeslerle ilgili bir tek şeyi iyi biliyorsunuz: çerkeslerden kimseye kötülük gelmez. Siz isteseniz de biz size haksızlık etmeyiz, edemeyiz.

Tekrar ediyorum. Lütfen birkaç çerkesle tanışın, belki bizimle ilgili olumlu bir “âtıfa” nız da olur. İnanın biz düşmanlık edilesi bir toplum değiliz. İnsana insanlık onuruna değer veren bir toplumuz. Biliyoruz, siz de nefret edilesi biri değilsiniz; ama olmaz ki, böyle de yazılmaz ki.

Bizleri, kat kat büyük ordulara karşı vatanlarını asırlar boyu kahramanca savunmuş ama sonunda hicret etmek zorunda kalmış olmak gibi sizin gözünüzde ağır bir suç işlemiş olan dedelerimizin günahını taşıyan bizleri, üstelik de sizin mensup olduğunuz üstün ve egemen etnik kimliğe mensup olmamak gibi kara ve silinmez bir lekeyle damgalı olan bizleri, lutfedip de muhatap almışsınız.

Ancak sözlerinizden bizden pek hoşnut olmadığınız, daha doğrusu hiç hazzetmediğiniz anlaşılıyor.

Vah bizlere, nasıl olmuş da sizin rızanızı kazanamamışız?

Nasıl sizin zihninizi ve kaleminizi böyle meselelerle meşgul etmişiz?

çok rahatsız ettiysek, dilimizi kaybetmemek kimliğimizi ve kültürümüzü yaşatabilmek kaygısıyla bazı haklar talep etmek cüretini göstererek haddimizi -tabiki sizin koyduğunuz “hadd”i- aştıysak hemen affınızı istirham ederiz. Bizim ne gücümüz var ki hakkımız olsun. Siz de eskiden  yaptığınız gibi biz kullarınıza “atıfet” gösterir belki bizi canımız gibi sevdiğimiz, bu güne kadar nice canlarımızı uğruna seve seve verdiğimiz aziz vatanımızdan kovmazsınız.

Yok affetmez de irade-i seniyyeleriniz, “atıfet” cihetinde değil de gazap cihetinde tecelli eder ve “Tiz kovula bu çerakise taifesi” deyu ferman buyurursanız, zaten muhaciriz, dedelerimizin çanakkale’de, Seferberlik’te, Kurtuluş Savaşı’nda döktüğü kanları, Sarıkamış’ta donmuş olan cansız bedenleri ve bu toprakların altında yatan kemikleriyle, halen ülkenin birliği  ve dirliği için dökülmekte olan kanlarımızdan başka neyimiz olabilir ki burada? Onları da bırakır gideriz “kılıcından kaçtığımız” güçlerin ülkesine.

Mademki sizin nazarınızda bunların hiç bir önemi yok, bize göre de olmamalı, değil mi?

üstelik insan, devletinden, milletinden, kardeşlerinden hak mı talep edermiş?

Sahi biz bunu neden düşünemedik, neden gidip hakkımızı almak için Rusya’ya müracaat etmedik, ya da dedelerimizin öcünü almak için yalınkılıç cenge çıkmadık ki?

Hay aklınla bin yaşa hocam, ne iyi ettin de bize bu aklı verdin. Balkanlardan Ortadoğu’ya kadar Osmanlı coğrafyasına serpiştirilmiş; dilini bile bilmediği bir ülkede, çöküş dönemindeki bir imparatorluğun tozu dumanı içerisinde öncelikle hayatta kalma mücadelesi veren; insanlarının büyük çoğunluğunu salgın hastalıklar ve savaşlara kurban vererek tüketen; kendi diliyle okuması yazması, inanamayacaksınız ama şarkı söylemesi bile yıllarca yasaklanmış olan bu insanlar, dillerini ve kültürlerini çocuklarına aktaramadıkları için bizzat ve teker teker kendileri sorumludur suçludurlar. Başka hiç kimsenin günahı, vebali yoktur buyurmuşsunuz.

Ne âlâ fikirler, ne derin ilmi mülahazalar efendim.

Aslında çok değerli vaktinizi bu ehemmiyetsiz mevzulara harcamakla bize ayrı bir “atıfet “ göstermişsiniz. Bizler hala anadil, kültür gibi laflar ederek buralı olamadığımızı gösteriyormuşuz.

Bizim buralı olabilmemiz için çok çabalar harcandı evet.

Delalet buyurduğunuz gibi anadilimizi çocuklarımıza bir an önce unutturmamız gerekirdi.

Bir an önce, Yüce Yaratıcının bize layık gördüğü kimliğimizi atıp, bizim için özene bezene hazırladığınız yeni kimliğe bürünerek kimlik sorunumuzu çözmüş olmalıydık. Aslında bunun için hep birlikte çok çabaladık ama olmadı işte. Ne yaparsınız, kimlik elbiseye benzemiyormuş ki köhnesini atalım, gıcırını geçirelim eğnimize.

Tamamen yok edemedik gördüğünüz gibi dilimizi, kültürümüzü, kimliğimizi.

Bağışlayın yine haddimizi aşarak konuşuyoruz ama, madem ki biz çerkesler hak-hukuk gak-guk diyerek lüzumsuzluk etmişiz, hâşâ sizi utandırmışız, durumu tamir ve zât-ı âlilerinizi yeniden mesrûr etmek de bize düşer: Zât-ı şâhânelerinizin, “çerkes lügatiyle kelam edenin dili, ben çerkesim diyenin kellesi kesile” misillü bir fermanı, meselenin kökünden halline kâfi olacaktır.

Bilvesile memleketin umum sıkıntılarının defi hâsıl olacağından, siz de tarih tahtına cülûs edip, memleketinde huzur sükûn ve saadeti temin etmiş olan hükümdar itminânı ile derûnî bir huzura gark olarak istirahat buyuracaksınız.

Başta çerkesler olmak üzere bütün akvâmı beşer sizin bu fermanınızla saadet bulmayı beklemekteler.

Beşer nevine “âtıfet” inizi gösteriniz de ferman buyurunuz hünkâr hazretleri!

___________________________________
(*)Bir “çerkes açılımı” eksikti!

***

Bir “Çerkes açılımı” eksikti!

Murat Bardakçı
mbardakci@htgazete.comtr

“DEMOKRATİK açılım”, “anadil”, “haklar”, “özgürlükler” gibisinden kavramlar son zamanlarda ortalıkta tozdurman halinde uçuşup duruyor ya…

Modaya birileri de uymuş, ne demek olduğunu pek anlamadığım “çerkes Hakları İnisiyatifi” diye birşey kurup bir de bildiri yayınlamışlar. çerkes halkının toplumsal haklarını elde edip görünür kılmaya çalışacak, devlet eliyle anadilde eğitim ve öğretim ile haftanın yedi günü 24 saat boyunca yine anadilde radyo ve televizyon yayını talep edecek, bunun için demokratik ve kitlesel eylemler düzenleyeceklermiş; ilk eylem de önümüzdeki pazar günü Ankara’da yapılacakmış.
Bravo sizeee! Bari bir de örgüt yahut siyasi parti falan kurup bağımsızlık talep etseydiniz? En azından “özerk çerkes bölgesi” yahut “çerkes federasyonu” gibisinden birşeyler?
İşin şakası bir tarafa, peşinen söyleyeyim: Dedelerimin ve büyükannelerimin yüzde elliden fazlası Kafkasyalı’dır, şimdi “çerkes” diye nitelenen değişik Kafkas milletlerinden gelirler. Ama, ailemde “çerkesliğin” bu derece baskın olmasına rağmen böyle bir açıklamayı ve bu şekildeki talepleri okuyunca hem hayrete düştüm, hem de utandım!

RUS çARI’NIN KILICI

“Hak”, “özgürlük” yahut “inisyatif” gibi kavramları kullanıp bildiri yayınlayanlara hatırlatayım: Bugün Türkiye’de yaşayan çerkesler’in cedleri, Türkiye’ye “Değişik yerler görelim” yahut “Gidip yeni dünyada şansımızı deneyelim” hevesiyle değil, Kafkasya’da özellikle 19. yüzyılın ortalarında yoğunlaşan, son derece kanlı Rus operasyonları yüzünden gelmişlerdir. Göçün sebebi, sadece ve sadece Rus kılıcından kaçmak, canlarını kurtarabilmektir. Sultan Abdülâziz döneminin sıkıntılar içerisindeki Türkiye’si yüzbinlerce çerkes göçmene kucak açmış, yer, iş ve aş sağlamış hattâ devlette önemli görevler bile vermiştir.
Kafkasya derneklerinin yaptığı hemen her yayında bugün “İz bırakan çerkesler” şeklinde bir bölüm vardır ve Türkiye’de önemli yerlere gelmiş Kafkasyalılar’dan iftiharla bahsedilir. Listelere baktığınızda siyasetçisinden sanatçısına, işadamından âlimine kadar pekçok isim görürsünüz. Hattâ, içlerinde cumhurbaşkanı ve başbakan olan çerkesler de yeralır ve bütün bu önemli isimlere ve gelinen makamlara rağmen “kimliğimiz eziliyor” yahut “haklarımız elden gitti” gibisinden sözler etmek, Türkiye’ye karşı apaçık nankörlüktür!

BUNA “ÂTIFET” DENİR!
Bir başka iddia: Genç nesil anadilini bilmiyormuş, Kafkas dilleri ve gelenekler unutulmuşmuş!
Türkiye’deki diğer etnik gruplar dillerini unutmuyor, nesilden nesile devam ettiriyor ve hâlâ konuşuyorlar ise, Kafkas asıllı gençlerin o dilleri bilmemeleri kendi ayıplarıdır. Kültürel kimliklerini vakti zamanında hatırlamamış, merak etmemiş ve dillerini öğrenmemiş olmaları bir tarafa; büyükleri de öğretmemiş, bildiklerini aktarmamışlar demektir ve unutmanın kabahati devlete değil, ailelere aittir.
Meselenin aslı şudur: Türkiye, çerkesler’e asırlar boyunca sadece “âtıfet” göstermiştir. Bu sözün, yani “âtıfet”in ne demek olduğunu bilmeyen ve Türkiye’de bugün “çerkesler’e özgürlük” talebinde bulunanlar bir zahmet buyurup sözlüğe baktıkları takdirde kelimenin mânâsını öğrenebilir ve “Acaba bir hata mı ediyoruz?” diye düşünebilirler.
Kendilerini bu kadar nesil sonra hâlâ bir türlü “buralı” hissedemeyenlerin kültürel, siyasî, vesaire haklarını talep etmeleri gereken tek bir yer var: Kafkasya! İki nesil önceki aile büyüklerimizin “Katil çar”, “Hain Moskof” yahut “Vahşî Sibirya” hatıraları ile dolu olan diyarlar!
Gücünüz yetiyorsa gidin, haklarınızı oradan isteyin…

___________________________________

11 Mart 2011,Haber Türk Gazetesi

Post Views: 22

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir