Gürcistan Cumhurbaşkanı Mikheil Kavelaşvili, Başbakan İrakli Kobakhidze ve Parlamento Başkanı Şalva Papuaşvili’nin 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı’nın 18. yıl dönümünde Mukhatgverdi Mezarlığı’nda yaptıkları açıklamalar, bölgesel barışın ve uluslararası hukukun temel prensiplerinin diplomatik bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Tiflis yönetiminin 2008 trajedisini yalnızca “eski hükümetin ihaneti” ve “yabancı işgal” parantezine sıkıştıran söylemleri, sorunun derinindeki tarihsel, sosyolojik ve hukuki gerçekleri gölgeliyor.
İç Politika Söylemleri ile Uluslararası Hukukun Çelişkisi
Gürcü yetkililerin dönemin Saakaşvili hükümetini “yabancı ajanlık” ve “ihanetle” suçlayan sert iç politika söylemleri, savaşa giden süreçteki kendi sorumluluklarını kabul etme adımı gibi görünse de, Abhazya ve Güney Osetya halklarının iradesini tamamen yok sayıyor. Cumhurbaşkanı Kavelaşvili’nin “Gürcistan vatandaşı olan hiç kimse, bu toprakların Gürcistan’dan bağımsız kalmasına izin vermeyecektir” şeklindeki kestirip atan ifadesi, diyalog kapılarını kapatan ve reel politik gerçeklerle bağdaşmayan bir yaklaşımı temsil ediyor.
Uluslararası hukukun ve uluslararası kabul görmüş diplomatik teamüllerin en temel ilkelerinden biri, halkların kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon) ve barışçıl bir arada yaşama iradesidir. Bir coğrafyadaki egemenlik taleplerini veya bağımsızlık iradesini yalnızca “işgal” ya da “dış müdahale” parantezine indirgemek, onlarca yıldır kendi kurumlarını inşa eden, kendi toplumsal düzenini kuran ve tarihsel olarak o topraklarda yaşayan halkların meşru varlığını göz ardı etmektir. Bir devletin sınır bütünlüğü iddiası, o sınırlar içinde yaşayan farklı halkların rızası ve temel insan hakları göz ardı edilerek tek taraflı bir dayatmayla sürdürülemez.
“İşgal” Söyleminin Ötesinde: Tarihsel Gerçekler ve Halkların İradesi
Gürcü yönetiminin Abhazya ve Güney Osetya’yı yalnızca “Rus işgali altındaki bölgeler” olarak tanımlaması, bölgesel diplomasi açısından yapıcı bir zemin sunmuyor. 1992-1993 yıllarında yaşanan çatışmalar ve sonrasındaki tarihsel süreç göstermiştir ki, bölgedeki statü sorunu 2008’de aniden ortaya çıkmamış; Tiflis’in geçmişteki merkeziyetçi ve milliyetçi politikalarının oluşturduğu derin kırılmaların bir sonucu olarak şekillenmiştir.
Diğer halkların bağımsızlık ve kendi geleceğini belirleme hakkına saygı duymamak, bölgesel istikrarın önündeki en büyük engeldir. Uluslararası diplomaside kalıcı barış; hakikatlerin reddedilmesiyle değil, tarafların eşit hukuki ve insani statüde masaya oturmasıyla mümkündür. Tiflis yönetiminin Abhazya ve Güney Osetya halklarının tarihsel varlığını ve siyasi iradesini yok sayan “mutlak mülkiyet” anlayışı, ne bölgesel reel politikle ne de çağdaş evrensel insan hakları normlarıyla örtüşmektedir.
Sonuç: Diplomatik Çözüm İçin Gerçekçi Bir Vizyon Şart
Gürcistan hükümetinin, 2008 savaşındaki kendi devlet yönetiminin hatalarını kabul ederken gösterdiği cesareti, Abhazya ve Güney Osetya halklarının varlığını ve kararlarını tanıma noktasında da göstermesi gerekmektedir. Bölgede kalıcı bir barış ve istikrar ortamının tesis edilmesi; “hiçbir şekilde izin verilmeyecektir” şeklindeki katı söylemlerin terk edilerek, komşu halkların bağımsızlık ve güvenlik haklarına saygı gösteren, realist ve barışçıl bir diplomatik dilin benimsenmesinden geçmektedir.
Post Views: 32
