MURAT ÖZDEN
Sevgili okuyucularım,
Yazılarımda emir kipini kullanmayı hiç sevmem. Ama bu yazının başlığı biraz emir kipini de aşan bir önerme olarak görünüyor.
Neden buna mecbur olduğumuzu uzun bir analiz ve tarih yolculuğundan sonra anlamaya çalışacağız.
***
“Demos” Eski Yunanca da halk demektir. ”Crasi” ise yönetim demektir. Demokrasi halk yönetimidir. Halkın kendi kendisini yönetmesi.
Daha çağdaş bir demokrasi tanımı yapacak olursak: İnsanların kendilerini özgürce ifade edebildikleri rejimin adıdır diyoruz.
Peki yaşadığımız son yüzyılda insanlar kendilerini özgürce ifade edebilmekte midirler?
Halklara çektirilen zulümler, inkar politikaları, katliamlar, aşağılamalar içinde yaşanan bu topraklarda, insanlar kendilerini özgürce ifade edemezler.
Bu toprakların en büyük problemi, kurucu iradenin ırkçı bir bakış açısıyla “Herkesi zorla Türk yapma” mücadelesinin yarattığı sıkıntıdır.
Yıllarca, bu topraklarda; Ermeni’den bahsederken “afedersin Ermeni”, Kürt’ten bahsederken “Kuyruklu”, Çerkes’ten bahsederken “hain”, Alevi’den bahsederken “mumsöndü” ve “yaptığı yenmez”, Romanlar “aşağılık kimseler” olarak “konuşulmaz” olarak anılmışlardır .”Bir Türk dünyaya bedeldir” boş övünmesi ile Türk etnisitesinin diğerlerine üstünlüğü iddiası ile diğer etnisitelere baskı kurularak Türkleşmeyi övünülecek bir şey haline getirmeye çalışmışlardır.
Bu durum, kendini inkar eden, sağlıksız, kişilik bozuklukları olan bir toplum ortaya çıkartmıştır. Kendini özgürce ifade edemeyen toplumlarda demokrasi değil, çoğunluk diktası olur. Çoğunluk diktasında sandık olmasına rağmen demokrasi olmadığı anlaşıldığında ülkemizde gerçek demokrasi olabilir.
***
Çerkeslerin kendilerini ifade edebilip örgütlenebildikleri dönemler bu topraklarda demokrasi kırıntılarının olabildiği dönemlerdir.
Hem bu toprakların hemde Çerkeslerin demokrasi, örgütlenme ve varoluş mücadelesinde bir gezinti yaparak Çerkeslerin neden demokrasiden yana tavır almaya mecbur olduklarını anlamaya çalışacağız.
Çerkesler, Osmanlı Coğrafyasına sürüldüklerinde tahtta Abdülaziz oturuyordu. En sevdiği eşi Neş’erek Sultan Çerkes’ti. Yani Çerkeslerin eniştesiydi padişah, ama bu Çerkesler’in Balkanlar’ın, Ortadoğu’nun ve Anadolu’nun en problemli yerlerine yerleştirilmelerini önlememişti.
Batılılaşma hareketleri önünde engel olarak gördükleri Abdülaziz’i bir saray darbesi ile deviren vezirler yerine 5. Murat’ı getirdiler. 5. Murat’ın deli olduğunun anlaşılması üzerine, Meşrûtiyet’i ilan etmesi şartıyla 2. Abdülhamit’i padişah yaptılar. 2. Abdülhamit 1876 yılında 1. Meşrutiyet’i ilan edip Meclis-i Mebusan’ı açtı. Ancak çok kısa süre sonra Meclis-i Mebusan’ı kapatarak yenilikçi yöneticileri cezalandırdı. 33 yıl süren iktidarında her türlü örgütlenmeyi yasakladı. Baskıcı bir yönetim kurdu.
1908 yılında 2. Meşrutiyet’i ilan etmek Meclis-i Mebusan’ı açmak zorunda kaldı. 1908 yılında demokratik bir ortamın oluşması sonucu Çerkesler, ilk diaspora örgütlenmesi olan Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti kurdular.
Çerkes Numune Mektebi’ni açarak Çerkesce eğitim yaptılar. Dergiler çıkardılar, Anavatan’a öğretmenler gönderdiler. Eğer Çerkes Numune Mektebi kapatılmasaydı, bugün diaspora Çerkes Edebiyatı yaratılabilirdi.
Çerkes Diasporasının altın çağı olarak kabul edilen Osmanlı Devletinin meşrutiyet dönemi 15 yıl sürdü ve 1923 yılında bütün Çerkes kurumları kapatıldı.
İttihatçıların başlattığı herkesi zorla Türkleştirme politikasını Kemalistler büyük bir hızla devam devam ettirdiler. Hayatı Çerkeslere, Kürtlere, Alevilere, Müslümanlara, solculara zehir edip kan kusturdular. Tek parti dönemi olarak adlandırılan Atatürk ve İnönü dönemi en ufak bir muhalefetin ve farklılığın şiddetle ezildiği bir dönem olarak tarihe geçti.
Birleşmiş Milletlere ve NATO’ya girebilmek için çok partili hayata geçen Türkiye 1950’de bir nefes aldı. Cumhuriyet döneminin ilk Çerkes örgütlenmesi Kafkas Kültür Derneği 1951 yılında İstanbul’da kurulabildi. Kafkas ismi 2010 yılına kadar devam etti.
Türkiye’de ırkçı paradigma ilk defa 2009 yılında Avrupa Birliği süreci ile birlikte kırıldı. İlk Çerkes Derneği 2010 yılında kuruldu. Çerkes Federasyonu 2013 yılında kuruldu. Yani kendimizi özgün ismimizle ifade edebilmemiz Avrupa Birliği süreci ile başladı.
Çünkü AB, üye olacak devletlerden işleyen bir demokrasi, Hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve azınlıkların korunması şartlarını kriter olarak kabul ediyor. Onun için Kürtçe televizyon açılabildi, biz Çerkes Televizyonu isteyebiliyoruz, Çerkesce şarkılarımızı ceza görmeden söyleyebiliyoruz.
Ama mevcut iktidar, AB süreci yolundan vazgeçerek Çerkeslere ve Türkiye Halklarına en büyük kötülüğü yaptı.
***
Bir şeyin altını çizmek istiyorum. Bu yazının günlük politika malzemesi yapılmaması için buna kendimi mecbur hissediyorum. Ben bugüne kadar ne CHP’ye, ne AKP’ye oy vermemiş biriyim. Çünkü ikisinin de benim nezdimde birbirinden farkı yoktur. Bu güne kadar daha solda olan partilere ve ÇDP’ye oy verdim.
Türkiye’de iç dinamizmle hiç bir şey gerçekleşmemektedir. Her gelişme dışarıdan empoze edilerek gelişmektedir. Türkiye’de de demokrasi yolunda bir gelişme olabilmesi için Avrupa Birliği dışında bir yol görülmemektedir.
Önümüzde çok kısa bir zaman sonra seçim yapılacaktır. Malesef Türkiye getirilen sistem nedeniyle iki cepheye ayrılmıştır. Avrupa Birliği sürecini reddetmiş ve diktatörleşen bir iktidar ve demokratikleşmeyi Avrupa Birliği sürecinde gören bir muhalefet var.
Yaptığımız kısa tarih yolculuğunda Çerkeslerin nefes alıp varlıklarını geliştirebildikleri zamanların, demokrasi ve özgürlüklerin olduğu zamanlar olduğunu görüyoruz.
Onun için 14 Mayıs seçimlerinde diktatörlükten yana değil, demokrasiden yana olmaya mecburuz.
Post Views: 26
