ATDIN CANDEMİR
Bulunduğum yörede Çerkeslerin büyük çoğunluğu1946 ve 50 seçimlerinde Demokrat Parti’ye, 27 Mayıs darbesinden sonra da bu partinin devamı olan AP ‘ye oy vermişlerdi. CHP’lilerin oranı ise yüzde 10’lar civarındaydı.
CHP 1940’lı yıllarda yol vergisi, savaş sonrası yoksulluk, tarafgirlik, kayırmacılık ve Türkçe ezan gibi sebeplerle halkı kendinden uzaklaştırıyordu.
DP’nin kurulmasıyla halkın çoğunluğu bu partiyi hemen benimsedi. Menderes iktidara gelir gelmez yol vergisini, buğdaydan alınan öşür vergisini kaldırdı. Ezan tekrar Arapça okundu. Yollar insan gücü yerine greyderlerle yapılmaya başlandı. Lastik ayakkabıların yapılmasıyla köylü çarık giymekten kurtuldu.
Bu gibi uygulamalar halkın DP’ ye olan sevgisini artırdı. DP’ li büyüklerimizin kulağımızdan eksik etmediği cümleler şunlardı: ”Bunlar Menderes’i astırdı. Menderes’in asılmasında ise en büyük rolü Degu (İsmet İnönü) ile Alparslan Türkeş oynadı. Ezan 18 yıl Türkçe okundu. Bunlar zamanında çok yoksulluk, çok eziyet çektik. Çaydaki kumu yola dökmeyi bilmiyorlardı. Yollara döşemek için bizlere yıllarca taş kırdırdılar. Vatandaş Türkçe konuş kampanyası başlatarak bizleri sindirdiler.”
CHP’li büyüklerimiz de Menderes’e kin ve nefret duyuyorlardı. Onlar da DP iktidarında ocak, bucak teşkilatlarıyla, kanunsuz, hukuksuz işler yapıldığını; Vatan Cephesi adında halkın arasına nifak sokulduğunu; ocak, bucak teşkilatlarının devlet görevlilerini takmadığını, ayrıca Menderes hükümetinin hazineyi zarara uğrattığını dile getiriyorlardı.
Bütün bu olan bitenlerden sonra DP’lilerle CHP’ liler birbirlerinden pek hoşlanmazdı. İlişkiler, komşuluk ve akrabalık nedeniyle normal seyrinde gözükse de işin gerçeği böyle değildi. Milletin arasına ikilik girmişti. Kahvehaneler bile ayrılmıştı. Demokrasiye geçmek kolay değildi elbette. Demokrasi kültürü hemen kazanılmıyordu.
Demokrasi aslında pek iyi değilse de ondan iyisi bulunamamıştı.
Adnan Menderes başlarda ABD yanlısıydı. Ama ABD’ den pek bir fayda görmemişti. Sanayileşmek için istenilen 300 milyon doları alamayınca Rusya ile irtibata geçti. ABD Türkiye’nin sanayileşmesini istemiyor, tarım toplumu olarak kalmasından yanaydı.
Menderes’in Rusya ile yakınlaşması ABD ile ilişkileri kopma noktasına getirmişti. ABD Menderes’i gözden çıkarmıştı. Darbe Amerika’nın onayıyla yapılmıştı.
Menderes ve ekibi ABD’nin bir şekilde kendilerinden intikam alacağını hesaplayamadılar. Yoksa ABD istemeden darbe yapılabilir miydi? Güdümlü ve uyduruk mahkemeler sudan sebeplerle idam kararı verdi. İdamlar DP yanlılarını çok üzdü. DP’liler o yıllarda doğan çocuklarına Menderes, Adnan, Fatin, Adalet,
Darbenin yapıldığı gün “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” olarak kabul edildi. Dört resmi bayram az gelmiş olacak ki beşinci resmi bayrama da kavuşmuştuk.
Her 27 Mayıs Bayramında halkın yaklaşık yüzde 70’ inin yüreği kan ağlardı.
Artık o yıllar geride kaldı. Daha sonra birçok darbeler gördük. Bu darbeler de bizlerin iyiliği(!) içindi. Büyüklerimiz, paşalarımız bizleri bizlerden çok düşünürdü. Darbelerin akabinde öyle anayasalar yaptırırlardı ki, kim iktidara gelirse gelsin darbecilerin borusu öterdi.
Türkiye son yıllara kadar kim iktidara gelirse gelsin devletin başındakiler CHP’li ve Kemalist zihniyetteki insanlardı. Başbakanların, hükümetlerin pek bir yetkisi yoktu. Anayasa Mahkemesi’nden alın Danıştay, Yargıtay,YÖK, medya,
Sistemin el değiştirmesi sorunları çözmüyor. Muhalefetteyken demokrasi havarisi kesilenler iktidarda dediklerinin tersini yapıyorlar.
Azınlıkta kalanların da hakkını gözeten çoğulcu, katılımcı demokrasiye ihtiyaç her geçen gün kendini hissettiriyor. Halk, dört genel başkanın gösterdiği kimseleri seçmeye mahkum olmayı istemiyor.
Ne yazık ki ülkemizde kimin sesi daha çok çıkarsa, kimin ekonomik gücü varsa, kim dağa çıkıp terör estirirse onların talepleri dikkate alınıyor.
Yüz binlerce kişinin yürümesi iktidarlar ve basın tarafından kaale alınmazken TUSİAD üyesi birinin üç cümlelik açıklama yapması ülkenin gündemini bir anda değiştirebiliyor.
Peki, bizler neden dikkate alınmıyoruz?
İktidar da muhalefet de, bizden devlete, millete, vatana, bayrağa zerre kadar zarar gelmeyeceğini çok iyi bildiğinden olsa gerek.
Ne kadar da “Bizler iyi niyetliyiz, bizler kültürümüzün, dilimizin yaşamasını istiyoruz; bir kültür kaybolmasın” diyorsak da -öyle kabul ediliyorsak da- iktidarlar siyasal ve sayısal gücünü ortaya koyamayanları itibara almıyor.
“Demokrasilerde bir oy bir oydur” derler. Sizler de bir- iki oyla seçim kazananları duymuşsunuzdur. ‘Oy’un kadar gücün var. ‘Oy’un çoksa bile örgütlü değilsen, oyunu bir tarafa kanalize edemiyorsan zavallı durumdasın.
Gerçi bu sıralar ne başbakanın, ne de hükümetin bunları düşünmeye vakti var. Mücadelemizin büyüyerek devam etmesi ve demokrasinin gelişmesi tek umudumuz.
Bundan 5-10 yıl önce Avrupa ülkelerindeki siyasetçiler Türkleri hiç dikkate almazlardı. Yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığına geçenlerin sayısındaki artış neticesinde Alman siyasetçiler Türkleri hatırladılar. Artık basında Almanya, Belçika ve Hollanda’da Türk kökenli milletvekillerini görebiliyor, onlarla gurur duyabiliyorsunuz. O milletvekillerinden kimse Türklüğünü, Gürcülüğünü, Çerkesliğini saklama gereğini duymuyor.
Bizde, başbakanlık makamına gelen biri sıkıysa “Ben Gürcü kökenliyim veya Çerkes kökenliyim” desin bakalım. Avrupa ülkelerindeki Türk milletvekilinden, belediye başkanından gurur duyan TC ünvanlı gençlerimiz sosyal medya üzerinden saldırıya geçerler. O kişiye dünyayı dar ederler. Avrupa ile aramızdaki mantalite ve demokrasi farkı bu.
* * *
Tecrübeli kurnaz politikacılar bizleri manipüle etme konusunda oldukça ustadırlar. İki taraf için de söylüyorum; bir tarafta Ak Parti, öbür tarafta CHP, MHP ve Cemaatçiler.
Baykal’ın, MHP’lilerin ve komutanların kasetleri çıkarken sevinenler, bugün üzülüyor. O zamanlar üzülenler de bugün ellerini ovuşturuyor. İlkesizlik hepimizin ruhuna işlemiş.
Sevmediklerimizin bir kaseti çıksa balıklama dalıyoruz. İnsanları gizli dinlemenin, gizli hallerini araştırmanın ve bunları ifşa etmenin yanlış olduğunu, insanlığa da aykırı olduğunu herkes söylüyor ama yine de kızdığı birinin kasetini dört gözle bekliyor. Baykal’ın kaseti çıktığında “Ben başkalarının gizli hallerini izleyecek kadar alçalmadım” diyen kaç kişiye rastladınız.
Bu sıralar kahvehanelerde, evlerde, meclislerde konuşulan mevzular bunlar.
Akrabaları veya arkadaşları arasında CHP’li, MHP’li, AKP’li, Fetullahçı olmayan azdır sanırım. İnsanlar şu veya bu sebeple bir araya geldiğinde tartışma çıkmamasına imkan yok.
Tartışma kültüründen yoksun insanlarla konuşarak doğruyu bulamıyorsunuz. Zaten tartışmanın galibi olmaz. Bazen ideolojik kalıplardan kurtulamayanlar kaba sözlerden medet umuyor. Guşeaqe zımış’erer bjımıge mawo. Seçimler bitecek bizler yine yüz yüze bakacağız.
80’ li yıllarda, asker arkadaşı ve çok samimi oldukları söylenen iki Çerkes’in, Erbakan ve Demirel yüzünden tartışarak birbirlerinin kafasını gözünü yardıklarını duyduğumuzda hem gülmüş, hem de üzülmüştük.
İnsanlar medyadan duyduğu yalan yanlış haberler yüzünden birbirleriyle sürekli didişiyor. Bu yüzden akrabalıklar, arkadaşlıklar zarar görüyor.
K. Jabağı arkadaşlarına “Yalan ile gerçek arasındaki mesafe ne kadar?” diye sorar, doğru cevabı alamaz. Sonunda dört parmağını gözü ile kulağı arasına koyarak “Yalan ile gerçek arasındaki mesafe dört parmak. Duyduğuna değil, gördüğüne inan” der. Rahmetli babam “Cale yaoreps’tewur şıpkep” derdi. Hele siyasiler diyorsa…
Post Views: 23
