KUŞHA FARUK ÖZDEN
Seteney Nartların bilge kadını idi. Danışılan, yol gösteren ve orak, örs, maşa gibi aletlerin de mucidi…
Çerkes toplumu Seteney Guaşe’yi az çok tanır, en azından adını duymuştur.
Uzunyayla’nın Karahalka ve Kırkpınar köylerinde oturan Kuşha Sülalesi Seteney’ini kaybetti, yani Emine Halam’ı.
Kuşha yaşlılarının bacıları, orta yaşlıların ablası ve gençlerin halası Emine.
1959 yılında Sasık Tahsin’le evlendi, Ankara’ya gelin gitti. İki çocuğu oldu: Şamil ve Janset.
Yıllarca Ankara Gülveren-Altmışevler’deki küçük örgü atölyesini işletti, kol gücüyle hayat mücadelesi verdi.
Uzun yıllar Ankara’ya gelen sülale fertleri, akrabaların yanında köylülerimizin de ev sahipliğini yaptı. Sofrası herkese açıktı. Sabahtan akşama kadar kol gücüyle çalışır, akşamları da misafirlerini ağırlardı. Misafire karşı yüzünün asıldığını görmedim.
Özellikle Ankara’da oturan sülale fertlerinin hep yanında olurdu. Büyükler sıkıntılarını onunla paylaşır, evlenme çağındakiler ona danışırdı. Misafir gelen gelinleri hediyesiz bırakmaz, öğrencileri de harçlıksız göndermezdi.
Yol seviyesinin biraz altında kalan dükkânda işten bunalınca bir sigara yakardı. Genç kızlığından beri sigara içerdi. Babamın büyük halasının kızı Gülnaz, annemin dayısının kızı İkbal ve halam Emine bir odaya kapanırlar, dedem de civarda yoksa hemen sigaralarını yakarlardı. Hemen aralarına dalar, “Sizi dedeme söyleyeceğim” diye tehdit eder bir sigara da ben kapardım. Yaşım da fazla değil, 6 idi.
Çocukluğumda “Ale” diye çağırırdım halamı. Herhalde halayı söyleyemediğim için çocuk ağzıyla öyle demiştim.
İkbal, Gülnaz ve Emine bir araya geldiklerinde birbirlerine kaşenlerinden söz ederlerdi. Gece gündüz ben de yanlarında olduğum için bütün kaşenlerini bilirdim. Bazen radyoyu açarlardı. Özellikle dedemin evde olmadığı zamanlar kollanırdı. Ceviz kaplama, lambalı, pil ve batarya ile çalışan, damda da anteni olan, tüplü tv büyüklüğünde bir radyo. Akşamları ”acans” tabir edilen haberlerde özel merasimle açılırdı. Bazen Hajı, yani dedem civarda yoksa radyoda türkü aranırdı. Dedemlerin odasında, pencerenin yanındaki “ğuane” diye nitelenen, şimdikilerin niş dedikleri yüksekçe oyukta dururdu radyo. Çocuk aklımla radyonun içinde küçük adamların konuştuğunu zannederdim. Bir gün dedemlerin odasında kimse yokken radyonun durduğu “ğuane” ye tırmandım. Arkasından içindeki küçük adamları görmek için radyoyu öne çekerken üzerime devrildi ve ben bağırmaya başladım, “Ale,ale…”. “Ne oldu yine” diyerek odaya seyirtti. Hemen radyoya el attı, üzerimden alarak yerine yerleştirdi. ”Nasıl oldu?” diye sorunca “Radyoyu açmak istedim” diye yanıtladım. Cevabım pek inandırıcı gelmemiş olacak ki tekrar sordu, ”Açmaya çalışmakla olmaz, nasıl oldu?” İçindeki küçük adamları görmek istedim diyemezdim. ”Radyo çok geride idi, yetişemiyordum, öne çekmek istedim” diye açıklamada bulundum.
Bütün yaramazlıklarıma katlanır, hele ağlamama hiç dayanamazdı. Bütün yaramazlıklarıma rağmen hafiften de olsa bir tokat attığını hatırlamıyorum.
Bir öğleden sonra misafir üç atlı genç geldi. İçlerinden birisi başka köyden akraba idi. Atlarını ahıra çekip eve yöneldiklerinde ben de merakla kapının önünde gelenleri seyrediyordum. Akraba olan yanıma yaklaşınca, yanındakilerden birini göstererek “Ale’yi buna vereceğiz” diyince dondum kaldım. Gecelerce kabuslarıma girdi tanımadığım birisi “Ale’yi” götürecek diye.
Köyde düğün olduğu zaman sırada, onun önünde dururdum. Oyun sırası kendisine geldiği zaman, beni yana kaydırır oyuna çıkardı. Çok güzel mızıka çalardı. Hiç unutmam, bordo renkli Hohner bir mızıkası vardı. Düğünde mızıka çalarken yorulduğu zaman ayağını koyması için sandalye getirmelerini hiç sevmezdim. Çünkü rahatım bozulurdu. Çoğunlukla önünde dururken uyuyakalırdım. Ben uyuyunca da ya düğün evinde beni yatırır veya göndereceği birini bulursa eve taşıtırdı. Yıllar sonra misafir gittiğimiz bir düğünde sıradaki kızlardan birisinin önünde yeğeni olduğunu öğrendiğim bir küçük çocuğu görünce kendi çocukluğumu hatırladım.
Babamın küçük halası Şahnaz Halalarda idik Pınarbaşı’nda. ”Ale köye gitmeyelim” dedim. “Niye?” diye sorunca, ”Ben burada çok rahatım. Koyun sürmek de yok, danaları getirmek de.”
Evlenmesini yadırgamadım. Artık biraz büyüyüp okula başlamış olmam veya enişteyi tanıyor olmamdan kaynaklanıyor olsa gerek. Sasık Tahsin kapı komşumuzdu. Birkaç yıl önce, askerlik dönüşü ailesi ile Ankara’ya taşınmıştı. Aradan elli altı sene geçti, yarım asırdan fazla.
Bir sabah iş yerine geldim, saat ona doğru telefonum çaldı. Arayan halamın oğlu Şamil’di.
“Abi biraz önce annemi kaybettik” dedi.
”Nasıl” dedim.
”Rahatsızlandı, hastaneye girişte ruhun teslim etti.”
Ben Ale’yi, yani halamı; Kuşha sülalesi de Seteney’ini kaybetmişti.
Ruhun şad, mekanın cennet olsun.
Rabbim günahlarını affetsin güzel insan.
Post Views: 18
