Hayatlara Değil, Silahlara ve Acılara Veda Edelim

MURAT ÖZDEN

Türkiye’de olanlar tıpkı “Yalan Rüzgarı” dizisi gibi; herşey iki yüzlü.
Herşey gerçeklerin üzerini örtmek için dizayn edilmiş gibi.
Gerçekler konuşulamıyor.
Sanatçı Haluk Bilginer’in Zeki Müren üzerinden ifadelendirdiği gibi “Herkes gerçekleri bilir ama söylemez”.
Söyleyeni de dokuz köyden kovar, anasından doğduğuna pişman ederler.
Televizyonlara, gazetelere bakıyorum, içim bulanıyor; söylenen yalanlar karşısında istifra edesim geliyor.
Yüzlerce insan öldü Van depreminde, binlercesi de yaralandı.
Evsiz, barksız, işsiz, anasız, babasız kaldı insanlar bu soğuk kış günlerinde.
Herkes “Nasıl da yardım ettik” övünmesinde.
Herkes arama kurtarma ekiplerinin başarısından bahsediyor.
Kurtarılma hikayeleri ve mucizelerle insanlara masallar anlatılıyor, oyalanıyor.
Hiç kimse “Bu insanlar neden öldü?” diye sormuyor.
Sorumluların kimliğini sorgulamıyor.
Koskoca Marmara Bölgesi depreminde bir tek Veli Göçer hapse atıldı.
O da cezaevinden bu yıl çıktı.
Marmara depreminde ölen 17 bin kişinin katili deprem miydi; yoksa bu çürük binaların yapılmasına izin veren ve göz yuman devlet mi?
Üzerinden 12 yıl geçmiş olmasına rağmen depremle ilgili hiç birşeyin yapılmamış olması insanı kahrediyor.
1999 yılında konan özel iletişim vergisi (deprem vergisi) ile toplanan para 50 milyar TL’dır (Eski parayla 50 katrilyon TL). Bu paranın ne yapıldığı sorusuna Maliye Bakanı “Hiçbirşey yapılmadı” diye cevap verebiliyor. Eğer bu kafayla gidilirse, yeni depremlerde yine yüzlerce, binlerce insanımızın hayata veda edeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok.

***

Şehit cenazeleri geliyor hergün doğudan; bayrağa sarılmış genç ve yoksul insanlara ait cenazeler.
Televizyonlar, gazeteler insan hikayeleri anlatıyor: “Nişanlanacaktı, eşi hamileydi, yeni evlenmişti, terhisine beş gün kalmıştı.”
Bunlar insanların kalbini soğutmuyor, ateş düştüğü yeri yakıyor.
Hiç kimse “Bu insanların ölmesinin ardında yatan asıl neden nedir?” diye sorgulamıyor.
“Terörün ve terör örgütünün kökü kazınmadan, silahlar susmadan hiçbirşey konuşulamaz” deniliyor sadece.
Ve bu arada insanlar ölmeye, ocaklar sönmeye devam ediyor.
Silah tüccarları karanlık köşelerinde zevk içerisinde ellerini ovuşturuyor.
Halbuki seçimden önceki iki yılda tek bir askerin ya da polisin burnu kanamadı.
Peki bu nasıl oldu?
Çünkü, bu dönemde terör örgütü diye bahsedilen PKK ile görüşülüyor, konuşuluyor, müzakere yapılıyor, protokoller imzalanıyordu.
Çünkü, konuşma iklimi oluşturulduğu zaman, silahların konuşmasına gerek kalmıyor, barışın dili egemen oluyor, insanlar ölmüyor, hayatlar kararmıyordu.
Ancak barış ikliminden rahatsız olanlar, çıkarları zedelenenler süreci sabote etmeyi başardı ve şimdi insanlar ölmeye devam ediyor.

***
Ben buradan Çerkesler adına seslenmek istiyorum:
Gelin bu kanlı oyuna bir son verelim!
Gelin silah tüccarlarının daha fazla kazanmasına müsade etmeyelim!
Gelin barışı hakim kılalım!

Ve buradan hükümet yetkililerine de seslenmek istiyorum:
Cumhuriyet tarihi boyunca Çerkesler Türkiye Cumhuriyetine karşı hiçbir silahlı eylemin içinde olmadılar.
Ancak son dönemlerde demokratik yollardan, yükselen bir şekilde hak talepleri var.
Dilleri, kültürleri yok olmasın diye devletten pozitif ayrımcılık istiyorlar.
Bu sese kulak verilip uzattığımız eli sıkılsın.
Toplumsal haklarımız teslim edilsin.
Sonra da silahlı mücadele edenlere dönülsün ve “Bakın biz demokratik yollardan hak arayanlara haklarını teslim ediyoruz” denilsin.
Bu daha inandırıcı olmaz mı?
Çerkesler barışa giden yolun, demokratik Türkiye’nin katalizörü olmaya hazır.
Bundan devlet de, toplum da karlı çıkar.
Aksi halde kimse geri adım atmayacak, Kürtler ve Çerkeslerin de dahil olduğu tüm ezilen ve yok sayılan unsurların hak talebi mücadeleleri “kendi bildikleri usullerle” devam edecektir.
Taa ki hayatlara değil, silahlara ve acılara veda edilen bir Türkiye kurulana kadar!

Post Views: 29

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir